Buluş Nedir, Nasıl Yapılır, Buluşçu Düşünce Nasıl Geliştirilir?


Kemal Türker

Buluş nedir?
Meraklı ve başarısızlıktan korkmayan insanların doğayı dikkatle gözlemleyerek fark ettiği ipuçları yardımıyla; cesaret, sabır, titizlik ve ekip çalışması ile kıvrak ve normal dışı yaklaşımlar kullanarak elde ettikleri yeni, herhangi bir gereksinmeyi karşılamaya yönelik ve işlevi tekrarlanabilir bir olgudur.
Buluş yapabilme doğuştan gelen bir yetenek midir yoksa sonradan mı öğrenilir?
İnsan zekâsı, doğuştan tüm insanların sahip olduğu bir genetik karakterdir. Ancak, tek başına zekâ, buluş yapabilmek için yeterli değildir. Çünkü buluş yapabilme kabiliyeti genetik olmayıp öğrenilmesi gereken bir işlevdir. Yani, buluş yapabilmek için yaratıcı düşünmeyi öğrenmemiz ve geliştirmemiz gerekmektedir.
Buluşçu / yaratıcı düşünce nedir?
Yaratıcı düşünce ya da buluş yapabilme kabiliyeti, hayal gücümüzü ve bilgimizi kullanarak, daha kolay, daha ekonomik, daha sıhhatli, daha çabuk, daha hassas, daha kuvvetli ve çevremize daha duyarlı yeni şeyler ya da yeni yöntemler geliştirebilme sanatıdır. Yani, herhangi bir işi daha iyi yapmaya çalıştığınızda, o iş artık bir yaratıcılığa dönüşür.
Buluşçu / yaratıcı düşünce nasıl geliştirilebilir?
Bu sorunun yanıtını aşağıda 11 madde halinde sıraladım. Her biri bir diğeri kadar önemli olan bu fikirler size yaratıcı düşüncenizi geliştirmek için yardımcı olacaktır:

Gereksinim olduğunu hissetmeliyiz: “Gereksinimler, buluşların anasıdır.” Hiçbir yeni şeye ya da hiçbir yeni yönteme gereksinim duymuyorsanız buluş da yapamazsınız. Yani önce, bir şeylerin geliştirilmesinin, yenilik getirmenin gerekli olduğunu düşünmemiz gerekmekte. Bundan sonra ise, geliştirilmesi gerekli olan şeyi dikkatlice gözlemlemek ve onun üzerinde hayal gücümüzü, bilgimizi ve pozitif yaklaşımımızı kullanarak yorulmadan ve başarısızlıklardan yılmadan çalışmamız gerekir.

Bir iş yerinde çalışanlar zamanlamalarını doğru yapamıyorlar ve bu yüzden birçok toplantı geç başlayıp geç bittiği için verimi düşüyor ve buna bağlı olarak sonraki programlar aksıyor. Bu durumun farkına varan siz bu konuda bir şeyler yapılması gerektiğini düşünüyorsunuz. Çalışanlarla konuştuğunuzda bu kişilerin kol ve masa saatlerinin birbirini tutmadığını anlıyor ve bunun doğru olduğunu incelemeler yaparak gözlemliyorsunuz. “Herkesin saatinin aynı vakti göstermesini nasıl sağlarım?” diye beyin fırtınası yapıyorsunuz ve ortaya konulan mantıklı ve mantıksız tüm seçenekleri gözden geçiriyorsunuz. Saatleri bir radyo alıcısı gibi gösteren bir fikir aklınızı çeliyor ve saatleri belli bir merkezden gönderilen radyo dalgaları ile senkronize etmeyi deniyor ve başarıyorsunuz. Şimdi bu buluş (radyo kontrollü saatler: http://en.wikipedia.org/wiki/Radio_clock) dünyanın neredeyse yarısında başarılı bir şekilde kullanılmaktadır. Birçok ülkede, masa saatleri ve hatta kol saatleri bile artık radyo ile kontrol edilmekte ve bu yüzden hepsi aynı zamanı göstermekte. Son derece kolay olan bir teknik ile bu şekilde kişiler ve kurumlar arasında zaman farkını sıfıra indirerek iletişimi kolaylaştıran harika bir buluş.

Gözlem yapmalıyız: Gereksinimi kabul ettikten sonra yapılacak şey, çok dikkatli bir gözlemdir. Bunun içinse, çevremizi çok iyi gözlemlememiz ve gördüğümüz şeylerin (alet, eşya, giysi, vb) daha iyilerinin nasıl yapılabileceğini düşünmemiz gerekmekte. Eğer gözlemlediğimiz şey, bir şeyleri yapma yöntemi ise, yine bu yöntemin nasıl daha iyi yapılabileceğini hayal etmek bizi yeni buluşlara götürecektir.

 Toplumunuzun yavaş yavaş şişmanladığını görüyor ve bilhassa çocuklardan başlayarak bu gidişin değişmesi gerektiğini düşünüyorsunuz. Çevrenizi dikkatlice gözlemlediğinizde öğrencilerin okula servis araçları ile gittiklerini görüyorsunuz. Bu konuda sizin gibi düşünenlerle birlikte bir beyin fırtınası yapıyorsunuz ve bu konuda ortaya atılan tüm fikirleri dikkatlice gözden geçiriyorsunuz. Belediye ve Sağlık Bakanlığı ile ortak bir proje yapıp bilhassa okullara yakın bölgelere bisiklet yolları yapılmasını ve bisiklet fiyatlarının bakanlık tarafından desteklenerek ucuzlatılmasını sağlıyorsunuz. Belki de bu şekilde düşünenler sayesinde şu anda birçok ülkede bisiklet yolları yapılmış olup ucuz hatta bedava (para atınca açılan ve sonra bisikleti yerine koyduğunuzda paranızı geri aldığınız sistem; Aalborg, Danimarka) bisiklet imkânı olan şehirler oluşmuştur. Bu şehirlerde bisikletle gezmeyi kolaylaştırmak için her okul, işyeri ve alışveriş merkezinde bisikletlerin park edileceği emniyetli yerler yapılmıştır Bu kapsamda örneğin Japonya’da bisikleti yaygınlaştırmak için vitessiz bisikletlerin fiyatları son derece ucuzlatılmıştır. Yokuşu çok olan bir ülkede ilk bakışta bu bir tezat gibi görünebilir. Ancak, basit bir gözlem bunun tezat değil, dâhiyane bir buluş olduğunu gösterebilir. Gençler kolaylıkla alabilecekleri bu bisikletler ile yokuş tırmanarak ve yokuşun çoğunu bisiklette ayağa kalkarak ve büyük güç harcayarak okullarına gitmekteler. Yani, sıhhatli bir toplum yetiştirmek için bulunmaz bir yöntem.

 

Bilgi sahibi olmalıyız: “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunamaz” (U. Mumcu). Bir şeyleri bulabilmek için en azından o konuda yapılmış şeylerden bazılarını incelemek gerekmekte. Konuyu detayları ile bilmek bazen ileri sürebileceğimiz fikirleri kısıtlayabilir ve böylece buluşumuzu engelleyebilir. Ancak, detaylı bilgi sahibi olmadığımız bir konuda buluş yapmak istiyorsak mutlaka bu konunun en ileri gelenlerini beyin fırtınası safhasında tartışmalarımıza dahil etmemiz gerekiyor.

Bilgi için Birçok ülkede, trenler tek bir hattan gidip geldiği için yolcular ara sıra gidilen istikametin ters yönünde otururlar. Ters yönde seyahat etmek ise yolcularda rahatsızlık ve mide bulantısı oluşturur. Siz bunu bir şekilde önlemenin gerekli olduğunu düşünüyorsunuz. Yaptığınız kolay olan bir teknik ile bu şekilde kişiler ve kurumlar arasında zaman farkını sıfıra indirerek iletişimi kolaylaştıran harika bir buluş. gözlemlerle bu durumu iyice anlıyorsunuz. Beyin fırtınası yaparken tren yapan firmadan bir yetkili ve trendeki koltukların ve vagon içerisinin yapısını çok iyi bilen bir mühendisin de bulunmasını sağlıyor ve bu durumu tartışıyor ve fikirler ortaya atıyorsunuz. Sorunu çözmek için yapılabilecek olasılıkları ortaya koyarken “Acaba koltuklar gidilen yöne doğru kolayca ve herkesin yapabileceği basitlikte bir mekanizma ile döndürülebilir mi?” sorusu ortaya atılıyor. Bu konuda bilgi sahibi olan mühendisin fikri alındıktan sonra yapım aşamasına geçiliyor ve problem çözülüyor. Şu anda birçok ülkede tren koltukları bir manivela ile hemen ve fazla bir kuvvete gereksinim göstermeden dönüp gidilen yöne göre ayarlanabilinmektedir.

Beyin fırtınası yapmalıyız: Beyin fırtınası yapmak, alıştığımız rutinlerden çıkarak problemi çözecek yeni fikirlerin ortaya çıkmasını sağlar. Evimizde ve işyerimizde işlerimizi yapmak için oluşturduğumuz rutinler vardır. Bu rutinler çoğu kez, alışkanlık olarak tarif edilirler. Bu alışkanlıklar, çoğu kez artık düşünmeden problemlerimizi otomatik olarak çözmemizi sağladığı için kullanışlıdır. Bu alışkanlıklar bir süre sonra yeni karşılaşılan problemlerin özel ve değişen koşullarına veya yeni beklentilerine bakmadan karar vermemizi getirir. Buluş yapabilen kişiler, yeni karşılaştıkları problemlerde, bu alışkanlıkların dışına çıkarak en azından değişik bir açıdan probleme bakabilmeye kendilerini zorlamalıdırlar. Beyin fırtınası, fikirlerin eleştirilme endişesi olmadan kabul edildiği ve buluşçuluğu geliştiren bir sistemdir.

Çünkü örneğin, Anne G. Osborn uyguladığı beyin fırtınası seanslarında her tür eleştiri ve değerlendirmenin kişilerin hayal gücünü engellediğini gözlemlemiştir; yani, fikir üretme ve eleştiri aynı anda gerçekleşemez. Burada önemli olan, gurupta rutin dışı ve sürprizli fikirlerin çıkabileceği ortamı ve rahatlığı sağlamaktır. Birinci işlev tüm fikirleri herhangi bir yorum yapmadan listelemektir. Liste yaparken önemli olan, fikirlerin sayısıdır; kalitesi değil. Genelde ilk 20-30 fikir herkesin bildiği ve bu yüzden faydalı olmayacak fikirlerdir. Sayılar büyüdükçe yeni fikirlerin ortaya çıkma olasılığı da artar.

 “Şelaleden elindeki bardak kadar su alabilirsin.” Bu söz, herkesin kapasitesindeki farkları anlatır. Yani bir şeyleri bulmaya, onların bize vereceği fikirleri alabilmeye hazır olmamız gerekir. Bunun için de o konuyu düşünmüş ve hayatımızın bir parçası haline getirmiş olmamız gerekmekte. Bir kitabı okuyanlar, bir filmi izleyenler, bir olayı yaşayanlar ancak kendi çapları kadar anlar, kendi birikimleri ölçüsünde sonuçlar çıkarırlar. Eğer yeterli derecede bilgi sahibi değilsek buluşumuzun farkına bile varamayız. Ünlü fizikçi Stephen Hawking anılarında, kara deliğin her şeyi yutmak yerine ilk defa içerisinden bir şeyler çıkarttığını ileri süren bir öğrencisinin fikrinden rahatsız olduğunu anlatıyor ve bu fikrin doğru olmadığını ileri süren bir makale yazıyor. Öğrencisi de o kadar emin (buluşa hazır) olmadığı için ileri sürdüğü bu fikri bir makale haline getirmiyor. Bu olaydan sadece birkaç sene sonra Hawking öğrencisinin ileri sürdüğü ve o zaman kendisinin bile kabul etmediği (o sırada buluşa hazır olmadığı için) tezin doğru olduğunu matematiksel olarak ispatlıyor ve kendisini kara delikler konusunda ünlü yapan bu buluşta öğrencisine haksızlık yaptığını otobiyografi kitabında özellikle vurguluyor.

 

Empati kurmalıyız: Bir konuyu çözebilmek için empati / duygudaşlık yaparak o konu / şey / metodun kendisi olmalıyız; kendimizi onların yerine koyduğumuzda onları anlamak çok daha kolay olur. Rus tiyatro ustası Constantin Stanislavsky, “Bir şeyi en iyi şekilde anlamak için kendin olmaktan çıkıp, anlamak istediğin şey olmalısın” der. Yani, “Gereksinimi çözecek alet / şey / yöntem olsaydım ne hissederdim, neler isterdim, nasıl rahat ve fakat verimli olabilirdim?” diye düşünmek çözüm için yararlı olur.

Görme engelliler için yaşamın zor olduğunu biliyor ve bu konuda bir şeyler yapmak gerektiğini düşünüyorsunuz. Onların rahatça ve tehlikesiz bir şekilde spor yaparak hayatlarını bir nebze olsun kolaylaştırabileceğinizi düşünüyorsunuz ve bu konuda neler yapabileceğinizi hayal ediyorsunuz. Görme engellilerin spor yapabilmelerini sağlayacak bir alet yapmak istediğinizde önce beyin fırtınası yoluyla konuyu görme engelli ve sporcuların bulunduğu ve bu konuda daha önce alet tasarlamış biri ile tartışabilirsiniz. Ancak, tasarımcı olarak gözleriniz bağlı bir şekilde spor yapmaya çalıştığınızda, belki de beyin fırtınasında ortaya atılan fikirlerin ne derece kullanılabilir olduğunu anlayabilirsiniz. Yani, engelliler için bir şey tasarlayacağınızda, bir süre onlar gibi olmak, bize onların ihtiyaçları konusunda çok şeyler söyler. Bu beyin fırtınaları ve empati tecrübelerinden sonra görme engelliler için konuşma ile komut verilebilen bir yürüyüş bandı tasarlayabilirsiniz ve bu sayede görme engelliler kendilerini tehlikeye atmadan yürüyüş ve koşu yapabilirler.

Hayalci olmalıyız: Einstein’ın dediği gibi, “Hayal etmek bilgiden daha önemlidir, çünkü bilgi şu andaki bildiklerimiz ve anladıklarımızken, hayal etmek yaratma ve bulma olasılığımız olan her şeyi kapsamaktadır.” Bu hayal gücümüz bazen mantıksızlıklara kadar gidebilmelidir. Yine Einstein’ın ileri sürdüğüne göre “Eğer hepimiz ve her zaman mantıklı düşünseydik, taş devrinden ileriye gidemezdik”. Hatta yine büyük düşünürün söylediği gibi, “Eğer yeni bir fikri ilk kez duyduğunuzda o size delice gelmiyorsa, ondan umut yoktur.” Tüm bunlar bir bakıma bize buluşçu düşünce için bir parça değişik olmamızın yararlı olacağı fikrini vermektedir. Belki de bir buluş yapabilmek için bir şeylere “kafayı takmak” gerekmekte. Ancak bu sayede, bilincimizin baskılandığı ve bu sayede inhibisyonlarımızın azaldığı uykulu, yorgun ve kendimizi her bakımdan rahat hissettiğimiz hallerde o kafayı taktığımız konuda devrim yaratacak bir buluş yapabiliriz. O durumlarda aklımıza gelen ve bazen delice bile olabilen fikirleri hemen yazmamız gerekiyor.
Hayalci olmak
Sadece 20 – 30 sene önce bilimkurgu olarak okuduğumuz ve hayal bile edilemeyecek seviyedeki kurguların çoğu, bugün hepimizin kullandığı aletler / yöntemler haline gelmiştir; Bond’un kolundaki saat aracılığıyla konuşması (cep telefonu), tüm dünyadaki bilgilerin birleştirilerek herkesin erişimine sunulması (www), işlev görürken beynin görüntülü olarak incelenmesi (fMRI) gibi.
Soru sormalıyız: Erdal Atabek’in dediği gibi, “Sorusu olmayanın yanıtı da olmaz.” Yani, soru sormadan yeni bir fikir sahibi olmak, yeni bir yöntem geliştirmek imkânsızdır. Bunun yanında, büyük bir fikir oluşturabilmek için, bazıları mantık dışı ve bazıları delice olan birçok soru sormalıyız. Ayrıca bulmak istediğimiz konuda sorduğumuz soruların “açık soru” olmasına da dikkat etmeliyiz. Yani, sorduğumuz soru bir şeyi tarif etmemeli, tam tersi yeni fikirlerin ortaya çıkmasına öncülük etmelidir.
Size “Rahat bir sandalyeyi nasıl tasarlarsınız?” diye sorulduğunda yapacağınız buluş ancak yeni bir sandalye ile sınırlı kalabilir. Aynı soruyu açık olarak sormak istediğinizde: “Rahat bir dinlenme yerini nasıl tasarlarsınız?” diye sorabilirsiniz. Açık soru etrafında düşünerek yapacağınız tasarım bir sandalye ile sınırlı kalmayacak ve kendi başına yeni birçok soruların sorulmasını, beyin fırtınası yaptığınız gurup tarafından yeni fikirlerin ortaya atılmasını sağlayacak bir ortam oluşturacaktır. Sonuç olarak tasarladığınız şey kendi başına yeni bir buluş ortaya çıkartabilir. Aynı şekilde, “İstanbul için yeni bir köprüyü nasıl tasarlarsın?” yerine “İstanbul’un iki yakasında oturan insanların fiziksel iletişimlerini nasıl sağlarsın?” sorusunu sormak bu konuda en doğru yolu bulmamıza katkı sağlayacaktır. Belki bunun sonucunda ormanları katletmeyen sualtı tünelleri, artırılmış ve kolaylaştırılmış deniz ulaşımı, sanal haberleşme ile ulaşım ihtiyacının azaltılması, gibi buluşlar ortaya çıkabilir.

Bilineni ya da bilindiği sanılanı yıkmaya cesaretli olmak: Theodor Adorno’ya göre, “Bilim itaatsiz olana ihtiyaç duyar.” Yani, bilim insanı bir bakıma bilinen ya da bilindiği sanılan bilimsel kurallara, kanunlara veya fikirlere körü körüne inanmaz; onları her fırsatta eleştirir ve sorgular. Hatta eğer zayıflıklarını bulabilirse onları yıkmaya taliptir. Albert Einstein’ın dediği gibi “Dünya bizim düşüncemizin bir ürünüdür, bu yüzden düşüncemizi değiştirmeden dünyayı değiştiremeyiz.”

Bilineni yıkmaya cesaret etmek Midenin içerisindeki çok kuvvetli asitlerin buraya gelen tüm bakterileri öldüreceği varsayıldığından, tüm bilim dünyası mide ülseri ve kanserinde bakterilerin rol oynamadıklarına inanmaktaydılar. Ancak, iki bilim insanı bu hipoteze inanmıyorlardı ve asitli midelerde bakteri aramaya devam ettiler ve sonunda buldular. 1982 yılında Avustralya’lı Barry Marshall ve Robin Warren bütün bilim dünyasını altüst eden buluşlarını açıkladılar ve midede Helicobacter pylori adını verdikleri bir bakterinin bulunduğunu ve bu bakterilerin kendilerini asitten korumak için midenin içerisindeki alkali mukoz tabakaya gömdüklerini ve bu sayede asitten korunarak mideye zarar verdiklerini ortaya çıkarttılar. Bu bakterinin artık birçok mide ülseri ve kanserinin nedeni olduğu bilinmektedir. Bu iki bilim insanına Nobel Ödülü getiren bu buluş, bir bakıma “bilinenleri ya da bilindiği sanılanları reddetme” özelliklerinin buluş yapmadaki önemini ortaya koymaktadır.

Sürekli olarak her konuda değişik bir alternatif üretmeyi denemek ve bunu bir alışkanlık haline getirmek: Bunu başarabilmek için bulmaca çözmek, hiç bilmediğiniz konularda seminerlere/konferanslara katılmak, değişik kişilerle konuşmak, sık sık değişik
yoldan işinize ve evinize gitmek, değişik yemekler yemek gibi değişik yöntemler tavsiye edilir. Yani, rutin işlerden ve olaylardan kaçınmak, bize alternatif üretmek için gerekli egzersizi yaptırmaktadır.
Diyelim ki, size bir limon veriliyor ve bunu kaç şekilde sıkabileceğiniz soruluyor. Burada ortaya atılan yöntemlerin çoğu, herkes tarafından düşünülebilen yöntemlerdir genelde. Ancak siz alternatif düşünmeyi alışkanlık haline getirdiğiniz için yeni ve bazıları uçuk olan fikirler ortaya atarak limon sıkma yöntemlerini yüzlerceye ulaştırabilirsiniz. Ortaya çıkan bu metotlardan normal/beklenen yöntemleri attığımızda kalan yöntemler bize yeni bir buluşun kapısını açabilir.
İş yerinizi yaratıcılığı özendirici bir hale getirmek: Yaratıcılık kişisel bir durum olmayıp içinde bulunduğumuz çevre ile ilgilidir. Geleneksel bir iş yeri, hiyerarşik ve disiplinli bir yapı arz eder. Artık bunun yerine, birlikte çalışmayı destekleyen ve daha gevşek bir iş yeri kavramı gelişmektedir. Bu yüzden birçok şirket artık kaliteli iş yeri ile çalışanların performansı arasındaki ilişkiyi gördü ve çalışma ortamını yaratıcı kılan getiren iş yerleri de genelde bu yeni yapılanmadan yararlandılar. Her iş yeri, artık içinde çalışılan çevreyi bir yaratıcılık alanı olarak düşünmek zorundadır. Bu yüzden kişilerin stressiz bir şekilde fikirlerini tam olarak ortaya koyabilecekleri ve birbirlerini destekleyici bir ortam yaratılmalıdır.
İşleri kestirme yoldan yapma çabaları; birbirinin fikrine saygı göstermeden aşağılamak; stres; şekilsel olarak, çalışılan yerin etrafının çok dolu olması (resimler, yazılar vb); çalışanların birbirleriyle rahat konuşabilmeleri için yapılması gereken çevre düzenlemesinin yapılmaması iş yerindeki yaratıcı çalışmayı engelleyen nedenlerdendir.
Oysa ileriyi gören bir lider kadro, “yapabiliriz” kültürünün yerleşmesi, sürekli destek ve ödüllendirme, şakacılık ve oyun oynar gibi çalışarak stresi azaltma, herşeyi en risksiz şekilde yapmak yerine “risk al, tartış, karşı çık” davranışının yerleşmesi bu yaratıcı ortamı fiziksel olarak gösteren logolar ve şekillerin ortama koyulması iş yerindeki yaratıcı çalışmayı destekler.
Örneğin, Avustralya’nın Adelaide şehrinde 25 sene çalıştığım üniversitenin tam ortasında kocaman bir yazı vardır: “What IF” yani, Ya Öyleyse. Bu şekilde değişik düşünmeyi teşvik eden logolar son derece gerekli kanımca. Aslında bizim de kültürümüzde buna benzer söylemler bulunmakta. Nasrettin Hoca’nın, göle maya çalarken kendisine gülenlere söylediği “YA TUTARSA” sözü bunların en güzel örneklerindendir.

KAYNAKLAR

  • 1. Alex Fung, Alice Lo & Mamata N. Rao. Creative Tools, The Hong Kong Polytechnic University